BİR ANİMASYONUN ÖTESİNDE: TERS YÜZ

 


Şimdiye kadar çocuklar için yapılmış ama yetişkinler için de etkileyici ve ciddi alt metinleri olan animasyon filmler izledim. Hepsini de çok sevdim. Bana güçlü duyguları geçiren tüm yöntem ve şekillerin hayranıyım. Bu bazen bir şarkı, bazen bir kitap, bazen bir resim, bazen bir film olabilir. Elbette bir animasyon da olabilir. Hissettirdiği duygular, zihninde açtığı yeni yollar ile bazıları hayatının özel bir yerinde kalır. Ter Yüz de böyle bir film oldu benim için. 


İlk filmin vizyona girişinden 10 yıl sonra izlemiş olmam kabul ediyorum ki benim hatam ve geç kalmışlığım. Oysa ilk çıktığı dönemden bile ne kadar iyi olduğunu duymuş, okumuştum. Nedense seveceğimden emin de gibiydim. Sonra ise bir çok neden girdi araya ancak bugün izleme şansım oldu. Üstelik bu sefer işin güzel tarafı ikinci film ile birlikte deneyimlemiş olmaktı. 



Film özetle 11 yaşında bir kız çocuğu olan Riley'in zihninde yer alan, onun karşılaştığı çeşitli durumlarda davranışlarını yöneten duyguları ele alıyor. Bunu öyle güzel ifade ediyor ki insanların beynindeki işlevleri somut olarak görmek, bunun gerçek hayattaki yansımalarını fark edebilmek ciddi bir etki bırakıyor izleyende. Hele bir anne-baba ya da eğitimciyseniz yapmanız gereken ilk iş bir çocuğun zihinsel ve duygusal gelişimini bilmektir. Bunu sayfalarca okuma ve araştırma ile yapabilirsiniz. Yapmalısınız da. Hele bir anne babanın mutlaka yetiştireceği bireyle ilgili tüm gelişimlerin teorisine hakim olması gerekir. Çünkü bu süreçte atacağınız adımların, kullanacağınız söz ve mimiklerin dahi etkisini bilmeden iyi ebeveyn olma şansınız yok. 

Ters Yüz bize bu teorik bilgileri en basit ve somutlaştırılmış haliyle anlatıyor. Bu yüzden mutlaka izlenmesi gereken yapımlardan. Bir bebek büyürken neler yaşar, neler hisseder? Keşfettiği yeni duygular onu nasıl yönetir nasıl etkiler? Anne babanın hangi yaklaşımları onun iç dünyasında nasıl karışıklar üretir? Tüm bu hayati sorular eğlenceli görseller ve akıcı bir kurgu ile bir buçuk saatlik bir hikayeye sığdırılmış. Bu hap bilgiler görebilmesini bilen için altın değerinde. Benim de "zaten biliyorum ya" diyebileceğim pek çok bilgi için farklı gözle bakmamı ve yeni ufuklara sahip olmamı sağladı. 



Film bir bebeğin gözlerini dünyaya açışı ile başlıyor. Ve ilk duygu karşımıza çıkıyor neşe. Neşe'nin ilk ve yönetici duygu olması; insan olarak mutlu olma çabamızın, daimi amacımızın mutluluk olması ile bağlantılı sanıyorum. Bebek anne ve babası ile tanışıyor bu anda. Gözleri ışıl ışıl. Hemen ardından üzüntü beliriveriyor. Bebeğin her huysuzlanması, her rahatsızlığında orada. Önce Neşe'nin de ona karşı tavrı ne işe yaradığını bilmemesi, gereksizliği ve istenmeyişi şeklinde. Çünkü her duygu bir amaç için kullanılabilir olarak tanımlanıyor önce. Korku; tehlikelerden koruyor, tiksinti fiziksel ve sosyal zehirlenmelere karşı önlem oluyor, öfke istenmeyen durumlara karşı bir bariyer görevi görüyor ama üzüntü? Onun görevi anlaşılamıyor ilk. Varlığı rahatsızlık veriyor.

 Tanıdık geldi mi? Çocuklarımızı her türlü kötülükten korumaya çalışırken, ağlamalarına, üzülmelerine asla dayanamazken, sadece ve sadece mutlu olmaları için çabalarken bizden iyi anne-baba yok değil mi? Çocuğunu hiç üzmeden büyütmek, onu pamuklara sarıp sarmalamak, onu inciten her şeyden korumak en büyük görevimiz değil mi? Değil! İşte ilk filmin ana fikri de bu. Üzülmeye de ihtiyacımız var. Ağlamaya da. Çaresiz hissetmeye de. Kişiliğimizi oluşturan en önemli yapıtaşları bunlar. Varlığını reddetmenin mümkün olmadığı aksine bastırılmasının ne kadar tehlikeli sonuçları olabileceğini görüyoruz. Bu sonuca ulaşırken özellikle ilk 5 dakika içinde yer alan sekansta duygular sonucu oluşan anılar, anılar içindeki en kritik olanların "çekirdek anıları" oluşturması ve bu anıların bağlantılarının kişilik adalarına dönüşmesi mükemmeldi. Evet ya dedim içimden ne kadar da doğru bir betimleme. Öyleyse ne kadar önemli yaşadığımız her duygu, her an, her yaşantı. 


Çekirdek anıların oluşturduğu kişilik adalarının bazıları şöyleydi: Maskaralık adası, Hokey adası, Dostluk adası, Dürüstlük adası, Aile adası. Riley büyüdükçe çeşitlenip gelişiyor bu adalar. Bağlantılar zayıfladıkça ise adalar hasar alıyor. İşin şaşırtıcı tarafı filmin başında sadece neşeli ve mutlu anılar ile iyi bir karakter geliştirilebileceğine inanılırken aslında üzüntünün de gerektiği zamanlarda yaşanmasının etkisinin yadsınamayacak kadar büyük olması. Çünkü üzüldüğümüzde çevremizden gördüğümüz destek, anlaşılma hissi de güçlü karakterin olmazsa olmazı. Nihayetinde ortaya çıkan sonuç sağlıklı bir benlik algısı için tüm duyguları tanımak, bilmek ve kabul etmek. Hayat da sıradan bir düzen içinde gitmiyor. Filmde bu detay da çok güzel replikler ile verilmiş. Riley 11 yaşına geldiğinde kontrol merkezindeki Neşe her şeyin yolunda olduğunu, her şeyin biz düzen içinde işlediğini sandığı bir anda "Başka ne olabilir ki?" dediği an evlerinin satıldığı haberi geliyor. Bu yepyeni durum Riley'nin tüm duygularını alt üst ediyor. Yeni bir ev, yeni bir şehir, yeni insanları, yeni anılar..



İnsan yaşamı boyunca bir dengesizlik halindedir. Gelişim psikolojisinde en bilinen yapıdır bu. Zihnimizde edindiğimiz bilgileri hep bir dengede tutmak isteriz. Yepyeni bir bilgi geldiğinde yaşadığımız dengesizlik bizi afallatır, zihnimizde var olan herhangi bir şemaya uymadığında tedirgin hissederiz. Bilmediğimiz bu durumu tanımlamak, uyum sağlamak çok zordur. Burada çalışmaya başlar zihin merkezimiz. Yeni bilgiye, duygu duruma bir yer arar. Yeniden denge kurmak zorundadır hayatta kalmak için. Nöronlar, sinir bağlantıları, duygular durmaksızın çalışırlar. En sonunda yaşadığımız bir çok çatışma ve karışıklığın sonrasında bir dengeye gireriz. Bu süreçte yaşadığımız tüm anlar karakterimizi bir tuğla gibi inşa eder. Filmde bu dengeye girme çabasını eğlenerek izliyoruz. 



Tam her şeye uyum sağlamışken, yine her şey kontrol altında kendi düzeninde giderken "Daha ne olabilir ki.?" derken yepyeni bir bilinmezlik geliyor karakterlerimizin karşısına "Ergenlik" 

İkinci film böyle başlıyor. Büyümenin verdiği sancı, yepyeni duyguları getiriyor yanında. Zihnin kontrol merkezi büyüyor bir anda. Çocukken varlığından pek haberdar olmadığımız duygular devreye giriveriyor. Kaygı, Utanç, Kıskançlık, Bıkkınlık. Bu yeni duyguların odağında Kaygı yer alıyor. Yetişkin olduğumuzda dahi sürekli kavga halinde olduğumuz, baş etmekte zorlandığımız bu duygunun büyüme sürecinde bir ergenin içinde yarattığı kaosu düşünemiyor olsak da görsel bir şölenle izliyoruz yine. Film boyunca kaygının ürettiği senaryolar ile temel doğrularımızı dahi düşünmeden ezip geçtiğimiz sarsıcı bir geçiş sürecine giriyoruz. İlk filmdeki kişilik adaları gibi bu filmde betimlenen en temek kavram "benlik algısı" oldu. Zihnimizin köklerine işlenen inançlar ışığında şekillenen benlik algısı yetişkin benliğimizi oluşturuyor. "Ben yardımseverim, annem babam beni koşulsuz sever, dürüstüm, başarılıyım" gibi inanç cümleleri "ben iyi bir insanım" benlik algısını oluşturuyor. Biz yine ilk filmdeki gibi ee tamam işte olması gereken bu değil mi? Mükemmel karakter budur, istenmeyen tüm anı ve duyguların göz ardı edildiği hatta silindiği sadece iyi olanın yüceltildiği bir kişilik istenen şey değil mi?



Hayır değil! Çünkü bu kez de bir yandan ergenlik boyunca yaşadığımız yeni duygular, yeni dengesizlikler ile mücadele ederken kaygıların sebep olduğu "ben gerçekte neyim?" sorusunu soruyoruz. Çünkü film boyunca yaşanan tüm maceralardan sonra ne büsbütün yetersiz, beceriksiz, aşağılık biriyim ne de büsbütün bir melek, iyi, mükemmel biriyim. Ben bunların bütünüyüm. "Ben bir insanım" algısına varıyoruz. Çünkü aslında yaşadığımız her şeyiz. Hissettiğimiz tüm duygular bize ait. 

Ben güçlüyüm ama bazen çaresiz hissedebilirim. Ben mutluyum ama bazen hüzünlü hissedebilirim. Korkuyorum ama ailem sayesinde üstünden gelebilirim. Başarısızlıkla ilgili kaygılarım var ama yeterince çabalarsam başarabilirim. Arkadaşlarımı çok seviyorum ama bazen yalnız kalmak isteyebilirim. Başkalarına gıpta ile baktığım da olur ama kendimi her yönümle sevebilirim. Utanç duyduğum anılarım da var gururla hatırladıklarım da. Bu benim. 



Bu çıkarım bir çok yetişkinin dahi kendinde farkına varamadığı bir durum. Dolayısıyla Ters Yüz çocuklar için yapılmış bir animasyonun ötesinde herkes için bir farkındalık sağlıyor. Ben hem kişisel olarak çok etkilendim hem de bir öğretmen olarak büyük bir aydınlanma yaşadım. Öğrencilerime yaklaşımlarımla ilgili yeni yöntem ve teknikler konusunda fikir dünyamı aydınlattı. Şimdiden yeni minik öğrencilerimle tanışmak ve onların duygu dünyalarını artık daha eğlenceli şekilde yakından tanımak için sabırsızlanıyorum. Ve tabi sağlıklı benlik algıları inşa etmelerine yardımcı olmak için Neşe kadar heyecanlıyım. 

10 yıl sonra da olsa bu harika filmi izlediğim için mutluyum ve henüz izlemeyenlere özellikle anne-baba ve eğitimcilere şiddetle tavsiye ediyorum. 

Bırakın duygularınız bazen ters yüz olsun. Tümünün adı yaşamak ve amaç bu yoldan keyif almak. Yine de yaşam maceramızda kontrol daha çok Neşe'de olsun :) 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÜZİĞİN KÜÇÜK DEHASI: İPEK NİSA GÖKER

YAVUZ ÇETİN'E SELAM GECESİ

ADOLESCENCE- BİR ERGENLİK DİZİSİ