ADOLESCENCE- BİR ERGENLİK DİZİSİ

 


Sadece 13 yaşında, görece hepimiz gibi sıradan bir hayat yaşayan, görünüşte bariz bir davranış problemi olmayan, temiz yüzlü bir çocuk vahşice işlenmiş bir cinayetin katili olabilir mi? 'Ben babam gibi olmayacağım, daha iyi bir çocuk yetiştireceğim' diye çırpınan bir babanın evladı canice bir nefret suçuna karışabilir mi? Eğer böyle ise bu nasıl mümkün olabilir? İhmal mi? Psikolojik istismar mı? Sadece ergenlik hezeyanları mı? 


Bu şekilde onlarca soruyu aynı anda sorduruyor dört bölümlük bir mini dizi. Türkçe adıyla 'Ergenlik' Henüz ilk sahnede çarpılıyoruz. Sıradan bir ailenin sıradan bir sabahında evin kapısına dayanan özel harekat polislerinin baskını ile biz de en az aile kadar şok geçiriyoruz. Bölümün ilerleyen tüm sahnelerini anne-baba ile birlikte takip ediyoruz. Aynı endişe, korku, anlama çabası, şok etkisi.. Onlar kadar yabancı olduğumuz karakolda gözaltı süreçleri.. Tüm ayrıntıları ve tüm duyguları ile yaşıyoruz. Biricik evladınız yaşıtı bir kız arkadaşının vahşice işlenmiş bir cinayetiyle suçlanıyor ve sizin ağzınızdan sadece şu cümle duyulabiliyor "Benim çocuğum yapmaz!" 

Ne çok duyduğumuz bir cümle bu. Anaokulu çağında dile gelmeye başlıyor "Benim çocuğum yapmaz!" Ya emin olduğumuzu düşündüğümüz ya da inanmak istemediğimiz gerçekleri maskeleyen üç kelime. Bazen gerçekten eminizdir adımız kadar. İmkanı yoktur, karıncayı incitmez bizim yavrumuz. Bazen de herkesten çok biliriz yapma ihtimalini ama asla kabul etmeyiz. En acısı ise çocuğunu aslında  tanıyamadığın gerçeği ile yüzleşebilmektir. 


Anne baba olan herkes iyi bir çocuk yetiştirmek için elinden gelenin en iyisini yapar. Bebekliğinde hastalıklardan korur, besler, uyutur onu hayatta tutmak için tüm tedbirleri alırız. Sonra yürümeye başlayan minik yavrumuzu kazalardan, belalardan korumak için seferber oluruz. Büyüdükçe işler karmaşıklaşır, ihtiyaçlar çeşitlenir, sosyal bir hayata karışan çocuğumuzu dört bir yandan sarıp sarmalamak için çırpınırız. Okul hayatı başladığında tek isteğimiz; kendini iyi ifade eden, derslerinde başarılı, kurallara hem evde hem toplumda uyan, saygılı bir çocuk yetiştirmiş olmaktır. Daha ne yapabiliriz ki? Her maliyeti karşılamış, her kursa göndermiş, her türlü fedakarlığı yapmışızdır. Bunca çabanın karşılığında istediğimiz gibi şekillenmeyen çocuğun da sorumlusu biz miyiz?

Bu üzerine uzun uzun konuşulabilecek bir konu elbette. Basit bir cevabı yok, tek bir doğrusu yok. Bu dizide de bu karmaşıklığı her açıdan hissedebiliyoruz. Bu yüzden çok önemli bir yapım. Çünkü evrensel bir soruna dikkat çekiyor. Yargılamadan, doğru yanlış budur demeden, gereksiz bir dramaya boğmadan tamamen insani duygular üzerinden bir olayın birden çok aktörüne duyguları üzerinden bakıyoruz. 


İkinci bölümde okulda geçiyor. Okul içindeki öğrenci ve öğretmen ilişkilerinin dinamiklerini, öğrencilerin kendi içinde yaşadığı gruplaşmalar ve çatışmaları, duygusal gelgitleri görüyoruz. Öğrencilerin birbirlerine karşı hisleri, zaman zaman acımasızlığı, okulun tüm bu süreçte her şey yolundaymış gibi devam etme çabası gözler önüne seriliyor. Bu bölümde biz eğitimcilerin kendimizi sorgulama zamanı geliyor. Bence artık hepimizin odaklanması gereken müfredatlar, konular, sınavlar değil tamamen duygular ve çağın ihtiyaçları. Dönem çok hızlı değişiyor biz yıllar öncesinden yöntemlerle çocuklara ulaşmayı bekleyemeyiz. Bu çok ciddi bir tartışma konusu olmalı. Çünkü çocuklar topluma okulda karışıyor ve yetişkin rollerini okulda deniyorlar. Onlara güvenli ortamlar sağlamak pek çok sorunun önüne geçmeye yetebilir. Dizinin bu bölümü bizi okul ortamındaki öğretmen-öğrenci-veli üçgeninde sorgulamalara sürüklüyor.


Üçüncü bölümde cinayetle suçlanan baş karakterimizin yedi aylık tutukluğu sırasında psikolog ile sohbetine şahit oluyoruz. Burada muhtemel bir katili aklamaktan ziyade kendi içindeki varoluş sancıları ile savaşan henüz 13 yaşında bir çocukla karşılaşıyoruz. Kendini yetersiz hisseden, babasının hayal kırıklığı olduğunu düşündüğü için mahcup, ilgi çekici bulunmayan, reddedilen, sıradan biri. Sessizliği sorunsuzluk olarak algılansa da tüm bu olumsuz kabullenişler onu internetteki karanlık dünyasında avını bekleyen kötülerin etrafına toplanmasına yetiyor. Ve artık engel olunamaz bir son başlıyor. Mesele çocuğun suçu işleyip işlememesi de değil. Dizi ilk bölümden bu merakımızı gideriyor zaten. Odaklanmamız istenilen şey sonuç değil sürecin ta kendisi. 


Son bölüm ise yüzleşme. Anne babanın bir yandan toplum içinde normal hayatına devam etme çabası fakat eninde sonunda karşılarına duvar gibi dikilen 'Neden' sorusu. Gözyaşları içinde kendilerini sorguladıkları sahnede biz de onlar gibi bir yandan onları suçluyoruz böyle bir çocuk yetiştirdikleri için bir yandan daha ne yapabilirlerdi ki? diyerek üzülüyoruz hallerine. Kendi çaresizliğimizi görüyoruz nemli gözlerinde. 'Ben babamdan daha iyi çocuk yetiştireceğim' motivasyonuyla çıktığı babalık yolculuğunda bir adamın kucağında bulduğu korkunç bir başarısızlık hikayesi. Çok mümkün, çok olası. Hikayenin gerçekliği daha da ürkütüyor bizi. Ne yapabilirdik? Nasıl koruyabilirdik? Neyi değiştirebilirdik? Geri dönüşü olmayan cevap bulamadığın onlarca soru. Bu yüzden salt o çaresizliğin en gerçek hali dizinin en sarsıcı anı oluyor bence.

İlk yayınlandığında tüm anne-babalar ve eğitimciler izlemeli cümlesini biraz abartılı bulmuştum. Şimdi ise izlemekte geç kaldığıma pişmanım. O yüzden ben de nacizane tekrar edeceğim bu tavsiyeyi. Öznesi çocuk olan herkes mutlaka izlemeli. Çünkü çocukların geleceği üzerindeki rolümüz sandığımızdan çok daha önemli. 



















Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÜZİĞİN KÜÇÜK DEHASI: İPEK NİSA GÖKER

YAVUZ ÇETİN'E SELAM GECESİ