Bir İstanbul Rotası-Cihangir




Bugün bir İstanbul gezisindeydim. Üstelik gerçek bir İstanbul aşığı dostumla birlikte. İçinde yaşarken "ne kadar özlemişim" hissi  hiç geçmiyor bu şehirde. İnanılmazsın İstanbul.. Her halinle. 
Dostumla Çapa durağından başlayan yolculuğumuz Tophane'den devam etti. 15. yüzyılda Bizans döneminde Ste. Claire ve Aya Photini kiliselerinin yer aldığı Metopon adlı bölgede kurulmuş olan, mimarisine ve tarihine her zaman hayran kaldığım Tophane-i Amire Kültür Sanat ve Merkezi'nin yanından geçtik. Onun yanından çıkan yokuşu adımlarken gözleri üzerinden almak kolay değildi doğrusu. Bizim hedef noktamız  ise ilk olarak eski Fransız Yetimhanesiydi. ,

St. Joseph Fransız Yetimhanesi




155 yaşındaki bina tüm yıpranmışlığına rağmen azameti ve güzelliği ile selamlıyor bizi. Kapıdan adım attığında caddenin tüm kuru gürültüsü geride kalıyor. Yemyeşil bahçenin huzuru sarıveriyor ziyaretçileri. Bir anda bambaşka bir dünyaya ışınlanıyoruz. Kırık camlar, taş duvarlar, demir kapılar hikayesini fısıldıyor kulaklarımıza. 89 yıl yetimhane olarak kullanılmış bina çeşitli amaçlarla ev sahipliği yapmış "benim" diyenlere. Sonra bir paylaşım kavgası ile kilit vurulmuş kapılarına. Sadece bahçesi, geçmişin ruhu ve şehrin ortasında vaha gibi kuş sesleri ağırlıyor kendisine selam verenleri. Bahçeye okul olarak inşa edilen diğer binayı sarıp sarmalayan ağaç etkiledi sanırım en çok beni. Doğa sahip çıkıyordu tarihine. İçine çekiyordu sakladığı çocuk seslerini.. Belki yapraklarının rüzgarla hışırdarken bize anlatmak istediği o çocukların acısı, neşesi, cıvıltısı, mahzun sesleriydi....




1920 yılında ilk kez kapılarını açan Cihangir'in ilk fırını olan Tarihi Cihangir Simit Fırınında kısa bir çay simit molası verdik. Soluklanırken bu tarihi semtin kokusunu içimize çekerek sohbete koyulduk. 


Cihangir'deki kısıtlı zamanımızın son rotası Orhan Kemal müzesiydi. Defalarca yanından geçtiğim ama çeşitli nedenlerle bir türlü fırsat bulamadığım bu efsane yazarın müzesini görme fikri bile beni çok heyecanlandırdı. Ve ahşap evin gıcırdayan kapısından adım attığımızda tahmin ettiğim gibi eşsiz bir hava kapladı içimi. Orhan Kemal bizi evinde şu sözlerle karşılıyordu;

"Eşe dosta selam. İnandığım doğruların adamı oldum. Böyle yaşadım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım. Kursağıma hakkım olmayan bir tek kuruş dahi girmemiştir." 




 Ustanın selamını alıp devam ediyoruz incelemeye. Aile fotoğrafları, arkadaşları ve önemli isimlerle olan fotoğraflarını incelemeye koyuluyoruz. Babası Abdülkadir Kemali için ayrılan bölümü incelediğimde bir İstiklal Savaşı kahramanına ait eserlere ve yazılanlara hayranlıkla bakıyorum. Dolayısıyla yazarın sonsuz vatan sevgisine, millet sevdasına şaşırmıyorsun. Cezaevi yıllarına ait eşya ve anıları en çok etkiliyor beni. Nazım'la omuz omuza özgür düşüncelerinin çilesini çekmeleri. O günlere dair fotoğraflar, mektuplar.. Canımı acıtıyor bu güzel insanların çektikleri. Yatağı, masası, daktilosu, el yazısı notları ile ruhunu içimize çekiyoruz. Canım Ara Güler gözünden resimleri, onun sözlerinin çizgilere yansımış en güzel hallerine bakmaya doyamıyor insan. Çıkışta İkbal kahvesine uğrayıp, oğlu Işık Öğütçü'ye selam verip, dostumun da tavsiyesi ile kendisini daha iyi tanımamı sağlayacak  "Baba Evi-Avare Yıllar" kitabını almadan geçmedik. Yaşadığım bu enfes deneyim beni çok ama çok mutlu etti. 



İşte böyle güzel bir gün geçti. İstanbul'un keşfedilmeyi bekleyen ne çok köşesi var hala. En güzeli de kıymetini bilerek, keyfine vararak, tadını çıkarak adımlamak bu eşsiz şehri. Başka rotalarda görüşmek üzere öyleyse. İstanbul deniz derya biz ufacık kara balıklar sadece :) 

















Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÜZİĞİN KÜÇÜK DEHASI: İPEK NİSA GÖKER

YAVUZ ÇETİN'E SELAM GECESİ

ADOLESCENCE- BİR ERGENLİK DİZİSİ